ATATÜRK VE MÜZECİLİK

         Türkiye’deki müzeciliğin tarihsel gelişiminin Avrupa’dan yüz elli yıl sonra eski eserlerin belirli mekanlarda depolanmasıyla başlamasıyla birlikte, 19. yy’da Osmanlı İmparatorluğunda Batılılaşma hareketinin kültürel yansıması olarak çıktığı anlaşılmaktadır.

         Osmanlı’da müzecilik çalışmaları 19. yy’da devletin sahip olduğu silah ve kutsal emanet koleksiyonu için oluşturulan özel mekanlarla birlikte başlamıştır. Ancak bu mekanlar özel izne bağlı olarak ziyaret edilmiştir. 1845 yılında Tophane-i Amire Müşiri Fethi Ahmet Paşa tarafından Osmanlı silah koleksiyonun bulunduğu Aya İrini Kilisesi’nde eski eserler toplanmaya başlamıştır. Aynı zamanda kazı çalışmalarında bulunan eserler için yeni bir müze binası yapılması ihtiyacının doğmasıyla birlikte, ilk devlet müzesi olan Müze-i Hümayun 8 Temmuz 1869 tarihinde açılmıştır. O dönemde yürütülen müzecilik faaliyeti toplama ve koruma odaklı olup belgeleme çalışmalarının da yapıldığı ulaşılan kaynaklardan anlaşılmaktadır. 1881 yılı itibariyle müzecilik alanında çalışmalara başlayan Osman Hamdi Bey ilk olarak Çinili Köşk’ün onarımının yapılmasını sağlayarak bugün Eski Şark Eserleri Müzesi olarak bilinen Güzel Sanatlar Okulunu inşa ettirmiştir. Gün geçtikçe çoğalan eski eserlerin korunması ve depolanması için mimar Valaury’e planlarını çizdirerek, bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak bilinen binayı yaptırmıştır. 1910 yılından ölümüne kadar olan süre içinde müze müdürü olarak görev yapan Osman Hamdi Bey ülkemizde müzeciliğin modernleşmesi yönünde büyük gayretler sarf etmiştir.

         Atatürk daha Cumhuriyet kurulmadan önce müzeciliğe değinmiş, her alanda olduğu gibi arkeoloji biliminde de dünyanın uygar ülkeleri düzeyinde olmayı hedef göstermiş ve hangi dönemde yaratılmış olursa olsun tüm kültür varlıklarının birer tapu senedi gibi sahip çıkılmasının gerekli olduğunu tarihe ve kültüre verdiği değerle her fırsatta anlatmıştır. Öyle ki Ankara'nın 90 km. ötesinde Sakarya Meydan Savaşı'nın tüm hızı ile devam ettiği, top seslerinin Ankara'ya ulaştığı günlerde, Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin temelini oluşturan bir Eti müzesi kurulması emrini vermesi, işgal güçlerine "Biz müzemizi de kurduk, bir ulus olarak geliyoruz. Bu toprakların geçmişi de geleceği de bizim" mesajını iletmek istemesi ile açıklanabilir ki, müzelerin bir ülkenin bekası için ne denli önem taşıdığına iyi bir örnektir.

         Bu toprakların geçmişine sahip çıkmanın önemini Atatürk, TBMM'nin açılışının hemen arkasından 9 Mayıs 1920'de göreve başlayan ilk hükümetin yapacağı işler arasında eski eserlerin derlenmesi ve yeni müzeler kurulmasının istemesinden anlaşılmaktadır. Bu amaçla Maarif Vekâletine bağlı Eski Eserler Müdürlüğü (Asar-ı Atika Müdürlüğü) kurulur.

         5 Kasım 1922'de bir genelge ile arkeolojik ve etnografik eserlerin toplanması, envanterlenmesi ve yeni müzelerin kurulması istenmiş, 14 Ağustos 1923 tarihli hükümet programında Müzecilik geniş boyutları ile ele alınmıştır. Atatürk'ün isteği üzerine 1923'te kurulan Heyet-i İlmiye'nin görevleri arasında Ankara'da bir milli müzenin kurulması, Türk Etnografya Müzesi'nin hemen açılması ve Asar-ı Atika Nizamnamesi'nin gözden geçirilmesi konuları da yer almıştır.

         Atatürk kültür varlıklarının bir araya getirilip sergilendiği müzelerimizin çağdaş düzeyde ele alınmasını arzu ediyordu. O günlerde bazı büyük illerde “Müze-i Hümayun Şubeleri” ismi altında çevreden toplanmış eserlerin toplandığı müze depoları vardı. Sonraki yıllarda bu depoların hemen hepsi müzelere dönüştürülmüştür, İstanbul’da ise “Osmanlı Hazine-i Hümayun Kethüdalığı” yönetiminde Topkapı Sarayı bulunuyordu. Bakanlar Kurulu’nun 1 Nisan 1924 günlü kararıyla Topkapı Sarayı’nın müze olması Atatürk tarafından uygun görülmüştür. Bu arada, Ankara Arkeoloji (1921), Antalya (1922), Sivas (1923), Efes (1924), Adana (1924), Edirne (1925), Tokat (1926), Amasya (1926), Konya Mevlana (1927), Ankara Etnografya (1928), Bursa (1929), Afyon (1933), Bergama (1933), Sinop (1932), Diyarbakır (1934), Tire (1935) ve Çanakkale (1936) müzeleri açılmıştır. Ayasofya da Vekiller Heyetinin 24 Kasım 1934 günlü kararıyla Türk müzeleri arasına katılmıştır.

         Mustafa Kemal Atatürk'ün "Bir vatanın sahibi olmanın yolu, o topraklarda yaşamış tarihi olayları bilmek, doğmuş uygarlıkları tanımak, sahip olmaktan geçer" sözü müzecilik anlayışının özünü yansıtmaktadır.

         Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olan, yeni ismiyle Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü küçük turistik kılavuzlar, monografiler, müze katalogları, müze yıllıkları, arkeoloji, etnografya dergileri gibi yayınların yanı sıra müze düzenlemeleri yaparak anıtların onarımını da üstlenmiştir.

         Günümüzde ise, müzelerin ve müzeciliğin gelişmişlik seviyesini, ülkelerin çağdaşlığının ölçütü olarak kabul eden Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, bu topraklar üzerindeki kültürel miras, hangi tarihte kimler tarafından bırakılmış olursa olsun insanlığın evrensel değerlerine sahip çıkma bilinci ile yarınlara taşımayı başlıca görevleri arasında saymaktadır.

ATATÜRK VE ARKEOLOJİ

         Arkeoloji, eski kültür ve uygarlıkları onlardan kalan maddi kalıntıları (insan elinden çıkan, insan düşüncesinin ürünü olan eserler,alet ve malzeme ile ev eşyaları, sanat yapıtları) açısından inceleyen yer ve zamanını saptamakla uğraşan bilimdir. Eski Yunanca’nın “Arkhois”(eski) ve “Logos”(bilim) kelimelerinden türetilmiş olan arkeoloji kelime olarak Osmanlıcada “Atikiyet Eskinin Bilimi” anlamına gelse de diğer bütün bilim dakkarının kaynağı durumundadır. Arkeolojinin amacı, geçmişe ışık tutarak geçmişi canlandırmak, ilk çağ insanını düşünceleriyle ve bunların sonucu gerçekleştirdiği yapıtlarla günümüz insanına derinlemesine tanıtabilmek onu anlamasına yardımcı olabilmektir. Bu amaçla eski kültür kalıntılarını bulup, ortaya çıkarmak, onları tanımlayıp, aslına uygun bir biçimde tekrar kurarak geçmiş kültürleri yorumlayıp aydınlatmaya çalışır.
         Türkiye’yi kültür ve sanat yönünden çağdaş uygarlıkları seviyesine ulaştırmaya çalışan ve bunu “Hakiki mürşit ilimdir.” sözüyle vurgulayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, çağdaş kültüre gösterdiği özeni arkeoloji ve müzeciliğe de göstermiştir. Atatürk her alanda olduğu gibi arkeoloji biliminde de dünyanın uygar ülkeleri düzeyinde olmayı hedef göstermiş ve hangi dönemde yaratılmış olursa olsun tüm kültür varlıklarının birer tapu senedi gibi sahip çıkılmasının gerekli olduğunu, tarihe ve kültüre verdiği değeri her fırsatta anlatmıştır.          Atatürk Birinci Türk Tarih Kurumu Kongresinde Türkiye’de kazılar yapılması istediğini açıklamıştır. Diğer bilim dallarında olduğu gibi arkeoloji öğrenimi içinde Avrupa’ya öğrenciler göndermiştir. Cumhuriyet Döneminin başlarında kazıları yine yabancılar yürütüyorlarsa da bundan böyle denetim ve ağırlık Türk Hükümetinin eline geçmiştir.



         Cumhuriyet'in 10. yıldönümünde Atatürk'ün talimatı ile Milli kazılar başlamıştır. Atatürk özellikle Hitit Uygarlığı'nın araştırılmasını istemiştir. Ankara yakınlarında Gavurkale 1930, Ahlatlıbel 1933, Karalar 1933, Çankırıkapı (Roma Hamamı), Etiyokuşu 1937, Alacahöyük 1934, Pazarlı ve Büyük Güllücek 1934 kazıları, 1930 yılında başlayan Trakya Bölgesi araştırmaları ve 1932 yılında başlayan Hasankeyf yüzey araştırması Atatürk'ün direktifleri ile başlayan çalışmalardan bazılarıdır. Bu kazılarda Atatürk Cumhuriyeti'nin ilk arkeologları, tarihçileri, sanat tarihçileri, filologları, antropologları çalışmışlardır. 1933 yılından itibaren Çanakkale-Truva, Çorum-Boğazköy, Malatya-Aslantepe başta olmak üzere yurdun dört bir yanında kazılara başlanmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında eski eserlerin korunması, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere devletin üst düzey yöneticileri tarafından titizlikle takip edilmiştir. Cumhuriyet döneminin başlarında yapılan kazılar, Anadolu’yu bir anda bilim dünyasında ön plana çıkarmıştır.

ATATÜRK’ÜN ADANA ZİYARETLERİ

         Adana, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyetin öncesinde ve sonrasında sık sık ziyaret ettiği illerden biridir. Cumhuriyetin ilanından önce ve cumhuriyet döneminde olmak üzere Adana’ya toplamda dokuz kez gelmiştir. Atatürk yurt içinde yaptığı bu gezilere çok önem vermiş, gezilerinde siyasal, toplumsal, askeri, kültürel ekonomik ve benzeri alanlarda ki durum tespiti ile alınması gereken önlemleri incelemiştir.

         Mustafa Kemal Paşa’nın Adana’ya ilk gelişi 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından bir gün sonraya rastlamaktadır. Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olarak Adana’da bulunan Alman Generali Limon Von Sanders’ten görevini devralmak üzere 31 Ekim 1918 tarihinde Adana’ya gelmiştir.

         Güneydoğu Anadolu’ya ilk gezisini 1923 yılının Mart Ayında yapan Mustafa Kemal Paşa 15 Mart 1923 tarihinde Adana’ya gelmiştir. Yanında eşi Latife Hanım, bazı milletvekilleri ve yaverleri de vardır. Bu ziyaretleri sırasında Mustafa Kemal Paşa ve Eşi Latife Hanım, Suphi Paşa Konağında iki gece konakladılar. Atatürk bu ziyaretleri sırasında Türk Ocağı’nı, Ulu Camii’yi, Kolordu Komutanlığını, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetini, Sanayi Mektebi ve Hastaneyi, Öğretmenler Derneğini, İzcileri, Kız Öğretmen Okulu’nu ziyaret etti. Ayrıca esnaf ve çiftçilerle görüştü.

         Adana’ya olan üçüncü ziyaretini 13 Ocak 1925 tarihinde gerçekleştiren Mustafa Kemal Paşa’nın, ziyaretleri öncesinde Adana Belediyesi, Belediye Encümen Üyeleri, tarafından 05 Ocak 1925 tarihinde Adanalıların hemşerisi olduğu ilan edilmiştir. 13 Ocak 1925 tarihinde yaptıkları ziyaret sırasında bu teklif kendilerine iletildiğinde onur duyduğunu söyleyecektir.

         Atatürk kültür varlıklarının bir araya getirilip sergilendiği müzelerimizin çağdaş düzeyde ele alınmasını arzu ediyordu. O günlerde bazı büyük illerde “Müze-i Hümayun Şubeleri” ismi altında çevreden toplanmış eserlerin toplandığı müze depoları vardı. Sonraki yıllarda bu depoların hemen hepsi müzelere dönüştürülmüştür, İstanbul’da ise “Osmanlı Hazine-i Hümayun Kethüdalığı” yönetiminde Topkapı Sarayı bulunuyordu. Bakanlar Kurulu’nun 1 Nisan 1924 günlü kararıyla Topkapı Sarayı’nın müze olması Atatürk tarafından uygun görülmüştür. Bu arada, Ankara Arkeoloji (1921), Antalya (1922), Sivas (1923), Efes (1924), Adana (1924), Edirne (1925), Tokat (1926), Amasya (1926), Konya Mevlana (1927), Ankara Etnografya (1928), Bursa (1929), Afyon (1933), Bergama (1933), Sinop (1932), Diyarbakır (1934), Tire (1935) ve Çanakkale (1936) müzeleri açılmıştır. Ayasofya da Vekiller Heyetinin 24 Kasım 1934 günlü kararıyla Türk müzeleri arasına katılmıştır.          Mustafa Kemal Paşa 13 Ocak 1925 tarihli ziyaretlerinden sonra Dörtyol’a gitmiş ve burada üç gün kalarak 17 Ocak 1925 tarihinde tekrara Adana’ya dönmüştür. Ziyaretleri sırasında, Türk Ocağı, Adana Memleket Hastanesi, Adana Ziraat Mektebi, Topçu Kışlası ve bir liseyi ziyaret etmiştir.

         16 Mayıs 1926 tarihinde Gazi Mustafa Kemal Paşa Adana’ya beşinci gelişinde Valilik, Belediye, Parti ve Türk Ocağı’nı ziyaret etmiş ve yetkilerle görüşmüştür.

         Adana’ya 15 Şubat 1931 tarihli Adana ziyaretlerinde ise ilk olarak Vilayet Makamını, Halk Fırkasını ve Belediyeyi ziyaret etmişlerdir.

         Mustafa Kemal Atatürk’ün yedinci Adana ziyareti, 26 Ocak 1933 tarihinde gerçekleşti. Ziyareti sırasında dil derleme faaliyetleri, dokuma fabrikalarının işleyişi ve su işleri hakkında görüştü.

         19 Kasım 1937 tarihli ziyaretlerinde ise ilk olarak Atatürk Parkı’nı gezip burada ki Atatürk Anıtı hakkında bilgi aldı. Daha sonra Adana Kız Sanat Enstitüsü’ne geçerek incelemelerde bulunmuştur.

         Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Adana’ya son ziyareti 24 Mayıs 1938 tarihinde gerçekleşmiştir. Bu ziyaretlerinin asıl amacı “Hatay Sorunu” idi. O günlerde Hatay davası kritik bir nokta idi. Mustafa Kemal ATATÜRK o günlerde hasta olmasına ve doktorların böylesi bir yolculuğu uygun bulmamasına rağmen seyahate çıkmış ve Adana’ya gelmiştir. Atatürk Parkında resmi geçit töreni izleyen Atatürk daha sonra Adana’yı bir kez daha görmek istediğini belirtip Ulus Park’a gitmiştir. Arabasından inerek Seyhan Nehri’ni izleyen Mustafa Kemal ATATÜRk nehrin boşa akmaması gerektiğini ve Adanalıların bu sudan istifade etmesi gerektiğini belirtmiştir.